Doğru veya yanlış neydi?
Kime ne söyleyecekti ki?
“Durun, yapmayın etmeyin, bekleyin…” dese, kim dinlerdi ki?
Cin bir kere şişeden çıkmıştı…
Cinin çıkması bir yana, insanlar, nasıl da hazırlardı, birbirinin etini kemirmeye…
Fındık kabuğunu doldurmayan, kişisel, bir yığın sebep kılığına bürünmüş bahanenin arkasına saklanmak suretiyle, intikam gününün gelmesini sinsice bekleyen, ne kadar da çok insancık varmış ortalıkta…
Her biri akıl danesi olmuş, ağızlarının kenarında çiğnemekte oldukları kardeşlerinin etinden sızan kan, olanı- biteni, dünyayı- ukbayı kesin ve iddialı cümlelerle tekrar edip duruyorlardı.
Her biri bulunduğu pozisyonu, o pozisyonun kutsiyetini, milli olanın, doğru olanın, onun olduğu yerden başkası olamayacağını, ballandıra ballandıra, duyurabilecekleri herkese, menkıbe tadında hikâye ediyorlardı.
Oysa bu çağda, bu kadar şeytanın zincirinden kurtulup damarlarımızda dolaşa durduğu bu zamanda, her birimizin “İnandık ve itaat ettik!” dediğimiz Yaradan’ın;
“Ey iman edenler, doğru ve mantıklı düşünmeyi terk eden bir fâsık, bir bozguncu, kötü niyetli âsi size bir haber getirirse, doğruluğunu araştırın.
Araştırmadan, ciddi, tedbirler almaya kalkarsanız, suçsuz bir kavme, bir topluluğa kötülük yapmış olabilirsiniz.
“Sonra yaptıklarınıza pişman olursunuz!” emri ortada dururken, ne yapmaya çalışıyorduk birbirimize?
Ön kabullerine, akait muamelesi yapan zihinle, nasıl konuşulabilirdi ki?
O gün göz göre göre evladı resulün katline sebep olanların veya sükût edip hadisatı seyredenlerin de, bugünküne benzer, hakkında hiç bir şey bilmedikleri fitneye ilişkin, bir takım ön kabulleri yok değil miydi?
Sergiledikleri bu tutumu, kendileriyle baş başa kaldıklarında, vicdanlarına nasıl izah etmişlerdi?
Yaptıkları izahlar, gönüllerine ferahlık vermeye yetmiş miydi?
Hz. Hüseyin’le beraber çoluk çocuğunun hunharca katledilişi haberini öğrendikten sonra, kendi çocuklarını kucaklarına alıp, başlarını okşayabilmişler miydi?
Yoksa her birimizin çoğu zaman yaptığı gibi, olanı olmamış kabul ederek, vara yok diyerek, ruhlarını sükûna erdirmeye mi çalışmışlardı?
“İçlerinden daha vicdansız olanları, amalı, fakatlı mazeretler bile uydurmuşlardır.” dedi kendi kendine.
Her biri bir kurşun hızı ve yakıcılığında olan sorular kafasından geçiyor, geçtiği yerleri parçalıyor, yetmezmiş gibi koca salonun içinde bir yerlere çarpıp tekrar vücudunun bir parçasına girmek suretiyle, dokunduğu yeri için için kanatıyordu…
Dr. Bünyami Ünal sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.

