İki aşamaya ayırarak, cevap vermem gerek bu soruya.
Doğumumdan başlayarak “yeni yaşamıma” kadar devam eden “eski hayatım” ve “birinci ölümümden” sonraki “diriliş dönemim”.
Biraz karışık anlattığımın farkındayım.
Toparlamaya çalışacağım ileriki satırlarda.
1968’de dünyaya gelmişim.
Bu ilk doğumum.
47 yaşımdayken, 18 Temmuz 2016’da öldüm.
Toprağa değil ama “beton duvarlar içine gömüldüm”.
Tek de değildim üstelik.
10 profesör aynı mezara defnedilmiştik törenle.
İşte bu da ilk ölümüm.
İlk doğumum ve ilk ölümüm arasına:
- Güzel bir çocukluk ve gençlik,
- Tıp Fakültesi eğitimi,
- Mutlu bir evlilik ve 3 evlat
- Akademik unvanların hepsini ismimin önüne eklemek gibi başarıları veya nasipleri sığdırdım.
***
Gelelim “yeniden diriliş” dönemine…
Tam 20 aylık gebelik döneminin ardından, 6 Mart 2018 ikinci kez dünyaya dönüş yaptığım tarih.
Yani ikinci hayatımda -2022 itibariyle- henüz 5 yaşındayım.
Ne zaman, nerede ve nasıl olacağını bilmesem de “ikinci, belki üçüncü veya daha fazla kez ölme ihtimalim olduğunu” artık biliyorum.
Umursuyor muyum?
Kesinlikle evet…
Hem önemsiyor hem de merak ediyorum yeni ölümlerimi…
***
“Neden?” diyecek olursanız, ilk cevabım: “çünkü çok ilginç ve öğretici bir deneyimdi.” olacaktır tereddütsüz.
Neler görüp, neler öğrendiğimi bilseniz, daha kolay olurdu beni anlamanız.
Çoğu insanın bu imkana sahip olmadığını bildiğim için biraz daha açmam gerekecek mevzuyu…
Düşünsenize…
Bir yandan ölüsünüz veya ölü hükmündesiniz, öte taraftan “atıldığınız dünyada” sizin ile ilgili söylenceleri bir şekilde öğrenebiliyorsunuz…
Kimlerin taziyeye geldiğini, eski dostlarınızdan hangilerinin sizden geriye kalanlarla – çocuklarınız ve eşiniz gibi– ilgilendiğinden haberiniz oluyor…
Ha bir de; kabirde çürümek yerine baştan sona kendinizi inşa ettiğinizi düşünsenize… Siz olsanız bu şartlar altında hapis hayatım ve sonrası için “yeniden diriliş dönemi” demez miydiniz?

